Yaşam

Yıllar öyle hızlı geçer ki dün ile bugün ayrımı yapılmaz olur. Yaşlanmak, hayatımızın en kabul edilebilir gerçeği oluverir. Uzanıp tuttuğumuz eller yavaş yavaş kararıp, solar; incecik tenlerde damarlar belirginleşir; güneş gören yerlerimizde benler çoğalır. Uzanıp dayandığımız omuzlar zayıflar, güçsüzleşir. Dünyanın en güzel renklerini görebildiğimiz gözlerde renkler solar, zamanla yok olur. Sadece fark edilebilir bir ışık kalır geride. İnsan gölgeleri, birbirine karışan sesler, teni yakan güneş, alnımıza düşen yağmur taneleri… Belli belirsiz, beyaz bir perde kaplar gözlerimi. Öyle bir zaman geldiğinde yüreğimiz daha da alıngan olur, daha duygusaldır artık düşünceler. Aklımıza geçmiş kareler gelir, eski anılarla özlemimiz depreşir. Anılar asırlar öncesinde kalmıştır, yaşayanlardan çok yitip gidenler gelir hatırımıza; yaşanan acılar, atlatılan zor zamanlar, yeni doğan bebeklerin kokuları, ağlayışları, kalabalık mutlu aile tabloları…

Konuşmak, yürümek, sarılmak, sarılıp kokusunu içine çekebilmek; yerini yemek yemek ve uyumakla sınırlı kalan eylemlere bırakır. Bir zamanlar koşar adım yürüyen bacaklar bastonsuz titrer artık.

“Gün ağarmadan uyanır, eski kıyafetlerimi giyer, bahçeye doğru yola koyulurdum. Sabah hava ağarmadan başlardım ki öğle sıcağına kadar işlerimi bitireyim. Hiç plan yapmadan öylece çalışır. Neyi ne zaman yapacağımı bilirdim. Toprak baktıkça, ilgilendikçe yeşerir; insan gibi. Bahçenin her yerini sarmış ot ve diken çeşidi. Ne yapsam toprağı ayıramadım onlardan. Ben zehirledim; onlar yeşerdi, ben kazma ile köküne dövdükçe onlar daha da güçlendi. Pes etmedim; dikenler ellerime, ayaklarıma bata bata kana bulanırdı. Zehirli otlarını da, acımazsız dikenini de sevmeyi bildim. Ben sevdikçe fidanlar serpildi, mahsul vermeye başladı. Her yıl öncekinden biraz fazla, avuç avuç arttı sevgimiz.

Öğle sıcağı bastırdığında bahçenin kenarındaki ağaçların altına çekildim. Toprak tencere yemeğimi, metal bardakta buz gibi suyumla öğünümü geçirdim. “Alın terin akacak toprağa derdi.” babam. Ben akıttım; o daha çok verdi. Akşam olduğunda geri dönüş yolunda bir yorgunluk sigarası içtim mi bugün de geride kaldı derdim. Babaannen yer sofrasını kurmuş,  çocuklar birer sıra dizilmiş. Bakırdan bir tepsi ortasında bir tabak, kaşıklanan çorba ve bulgur pilavı… Yastığa başımı koyduğumda ne bahçe kalır ne sofra; yorgunluk öyle uyutur insanı. Sabah gün doğmadan kalkmak lazım ki sofraya bir tabak daha koyabilelim. Sevgimden kafasını okşamayı bile beceremediğim çocuklar şimdi benim tüm yaşlarımı geçirdiler.

Uykudan kalktım şimdi, hava hafif aydınlık ama ışığı göremiyorum. Sabah mı öğlen mi bilmiyorum.

-Öğlen oldu dede!

-Göremiyorum ki kızım. Bilemedim, Derya sen misin?

-Beni tanımadın mı dede?

-…”

Yeni doğmuş bir bebeğin büyüdüğünü görmek mutlu ederken bizleri, sevdiğimiz insanların yaşlandıklarını görmek nasıl da acı verir. Oturup yanı başlarına geçip giden günleri dinleriz. O anlattıkça geçmişi; biz yaşayacağımız tekerrürlere üzülürüz. Dimdik omuzlarımız eğilecek, sağlam adımlarla yürüdüğümüz yollar gözümüzde büyüyecek, bakmaya doyamadığımız manzaralar soluk renklere bürünecek. Yaşarken zamanın kıymetini bilmeyenlerden olmayalım.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here