Kasabanın ortasında bir heykel duruyordu. İnsanlar belli dönemlerde bu heykellerin önünde toplanırdı. Bütün kasaba o gün orada toplanmış; başrahibin konuşmasını dinlemek için onu bekliyordu. Kasabadaki tek okul da kalabalığın içinde ikişerli sıra halinde olan biteni izliyordu.

Başrahip aynı zamanda okulun müdürüydü. Kasaba halkı okul müdürünün başrahip olmasını çok benimsemişti. Bu durum, yıllardan beri gelenek haline gelmişti.  Başrahip değiştiğinde okul müdürü de aynı şekilde değişir, dini lider aynı zamanda okulun da başına geçerdi.

Bir anda orada bulunan herkes susmaya başladı ve ortamda büyük bir sessizlik oldu. Sadece bir köpeğin havlama sesi duyuluyordu. Kasabanın ortasında bulunan heykele yaklaşık beş dakika mesafede kutsal kule bulunuyordu. Kutsal kule; kasabalının dini ibadetlerini yaptıkları yerdi.

Kutsal kule o kadar yüksekti ki neredeyse bulutlara yaklaşabiliyordu. Başrahibin aynı zamanda evi burasıydı ve konuşma yapmak için buradan inmesi gerekiyordu. Özel bir asansör sistemiyle başrahip kuleye tırmanıyor ve gerekmedikçe oradan inmiyordu. İnsanlar ibadetlerini bu kulelerin etrafında yapıyordu.

Venn’in doğduğu gün; başrahip değişimi gerçekleşmişti. Söylentilere göre o gün doğan insanların hayatı zorluklar içinde geçerdi. Fakat Venn bunun doğru olmadığını düşünür, toplumun ona olan bakışına aldırmazdı. Bir yaprak kadar yeşil gözleri, güneşin turunculuğunda saçları olduğu için kasabalı hiçbir zaman Venn’in varlığına alışamamıştı. Yaşıtları da Venn’e karşı hep farklı davranıyordu. Venn bu duruma alışmaya çalışsa bile bir türlü alışamadı. Ama umursamamaya çalışıyor ve sıradan biri olmak için uğraşıyordu.

Venn doğarken annesi vefat etmişti.  Bu nedenle babasıyla büyüyen Venn, halasını annesi gibi seviyordu. Halası kısa boylu, sürekli gülümseyen, sürekli ona sahip çıkan, aslında onun da insanlardan hiçbir farkının olmadığını söyleyen biriydi. Halasının da gözleri yeşildi. Venn’i hep “Benim yeşil gözlü miniğim” diye severdi.

Başrahip muhafızlarının arasında yavaş yavaş kanatlı bir dinozora benzeyen heykelin önündeki kürsüsüne konuşma yapmak için geliyordu. İnsanlar bu ana çok az denk geldikleri için merakla başrahibi görmek için sabırsızlanıyorlar; itişip kakışıyorlardı.

Venn, okulun en ön sırasında yanında Serenad’la beraber olan biteni izliyordu. Serenad; anlaşabildiği tek arkadaşıydı. Hemen hemen aynı boyda ve aynı sıskalıkta olan Serenad, kasabadaki tek şahin bakıcısının kızıydı. Şahin bakıcıları çok az rastlanır türden bir meslekti. Serenad’ın babası uzak diyarlardan gelmiş ve bu kasabaya yerleşmişti. Kasabalı onu da çok benimsememiş ama yaptığı işe saygı duyduğu için onu aralarına kabul etmişti.

Başrahibin yanındaki muhafızlardan bir tanesi öyle büyüktü ki ona “Baş muhafız” deniyordu. Kasabayı ve başrahibi koruyan muhafızların lideriydi. Bir eli kılıcında bir eli belinde, başrahibin önünden yürüyordu. Muhafızlar kürsünün önünde sıraya durdular ve başrahip merdivenli bir yerden kürsüye yavaş ve emin adımlarla çıktı. Bu sırada baş muhafız Venn’e doğru bir bakış attı. Venn bunu hissetti ve gözlerini bir süre baş muhafızdan ayıramadı.

Başrahibin yüzü henüz görünmemişti; kafasını bir kapüşonla kapatıyor ve onu hiçbir zaman açmıyordu. Başrahibin yüzünü görebilen insanlar kendilerini şanslı hissediyorlardı. Venn bir gün başrahibin yüzünü göreceğine inanıyordu.

Başrahip ellerini iki yana açtı. İnsanlar büyük bir merakla olup biteni izliyorlardı. Başrahibin sadece ağzı ve elleri görünüyordu.

“Güzel kasabamızın güzel insanları!” diye konuşmaya başladı. Sesi öyle içten geliyordu ki kasabalı halkı bir kez daha hayranlık duymaya başladı bu sese. Ama Venn sesinde bir tedirginlik olduğunu hissetti.

“Sizleri kutsal tabletimiz adına selamlıyorum.” dedi. Kutsal tablet; bütün inançlarının kaynağıydı. Dünya üzerinde beş tane olan bu tabletlerden biri de bu kasabadaydı. Kasabalı biliyordu ki bütün huzurun ve bereketli tarlaların kaynağı bu tabletti. Herkes bu tablete inanırdı. Ama tabletin üzerinde yazanları sadece başrahip olarak seçilen kişi okuyabilir ve anlayabilirdi.

Başrahip; insanlara mutluluk, huzur, bereket dileklerini peş peşe sıraladı. Ardından “Sizinle paylaşmam gereken çok önemli bir konu da var.” diye ekledi. “Geçen günlerde bana ulaşan bir habere göre Firavun dört tablete ulaşmış. Hepinizin bildiği gibi bütün tabletleri bir araya getirip yok edebilen insan; dünyadaki bütün gücün sahibi olacak. Büyük ülkemizden ayrılma nedenimiz ise bunun olmasını engellemek…” Venn ve bütün kasabalı bu hikayeyi biliyordu. Yıllar önce bütün dünya bir bütün iken kötü kalpli bir kral bütün tabletleri yok etmeye çalışmış fakat bunu önceden haber alan rahipler dünyanın çeşitli yerlerine dağılmışlardı. Bu kasaba da onlardan biriydi. Ama o kadar çok zaman geçmişti ki bu bilgi unutulmaya yüz tutmuştu.  Bu nedenle rahip bunları söylerken kasabalı kendi arasında konuşmaya başladı.

Başrahip “Kutsal tabletimizi sonuna kadar koruyacağız, bu durumun gerçekleşmesine göz yumamayız.” dedi. Bir an sessizlik oldu; başrahip kafasını gökyüzüne çevirdi. Bir süre böyle bekledi. Gökyüzünden kocaman kanatlı bir şahin rahibe doğru inişe geçti. Rahibin omzuna kondu. Ayağında bir not vardı. Rahip bu notu aldı ve okudu. Bir süre daha sessizlik oldu.

Rahip bir adım öne çıktı ve “Ey halkım, bize düşen görevi yerine getirme vaktimiz gelmiştir! Kasabamızı savunma pozisyonuna geçmeliyiz. Özellikle kutsal kulemizi korumalıyız.” dedi. “Bize doğru yaklaşan düşmanın haberini aldık. Şimdi panik yapmadan herkesin evine dönmesini ve kendini korumaya almasını istiyorum.”

Kasabalı biliyordu ki kutsal kuleyi korumak muhafızların işiydi. Herkes evlerine dağılmaya başladı. Venn baş muhafızla tekrar göz göze geldi. İçinden bir ses iyi şeyler olmayacağını söylüyordu. Başrahip kürsüden geldiğinden daha hızlı bir şekilde indi ve kutsal kuleye geri döndü.

Bütün kasabayı bir telaş sarmıştı. İnsanlar paniklediklerini belli etmemeye çalışıyordu. Şahinler geliyor, gidiyordu. Uzun zamandır bu kasaba böyle bir heyecan yaşamamıştı. Bir başlangıç mı, bir son mu geliyordu?

İllustrasyon: Nurcihan Mızrak

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here