Merhaba Ben Ayşe Yani En Azından Hatırlayabildiğim Bu

Merhaba ben Ayşe.

Yani açıkçası şu an hatırlayabildiğim kadarıyla Ayşe olduğumu düşünüyorum. İleride kendimi kim zannedeceğimi ya da adımı sorduklarında nasıl bir yanıt vereceğimi ise inanın bilmiyorum. Neden mi? Çünkü unutma hastalığına yakalandım. Hastalık demek doğru mu? Bilmiyorum. Sadece hafızamda bir şeyleri uzun süre tutmakta güçlük çekiyorum. İzlediğim filmi, yediğim yemeği, giydiğim kıyafeti hatırlarken; başımın bir mengene tarafından sıkıldığını hissedebiliyorum.

Yani yıllar sonra “Eşinle ilk karşılaştığınızda üzerinizde ne vardı?” sorusuna ben galiba cevap veremeyeceğim.

“Küçükken en çok neyi yapmaktan hoşlanırdın?” sorusunda ise gözlerimle annemi arayacağım belki; bana yardımcı olmasını dileyerek.

“Okumayı sevdiğin kitap listesi desek?” hafızamda kalan kırıntılara bir süpürge vurup havaya kalkan toz bulutundan nasiplenebildiğim cevapları sıralarım belki.

“Günün en sevdiğin zaman dilimi hangisi?” dediklerinde saati bile ilkokul çocukları gibi her baktığımda okumakta güçlük çektiğimi söylerim belki de.

Yani kısacası unutuyorum. Hatırlamak istemediklerimle birlikte hatırlayabildiklerim de gün be gün benden uzaklaşıyor. Her sabah kalktığımda yapılması gereken günlük rutinleri başucu çekmecemin üzerine iliştirdim. En azından yazılar inanın hiç silinmiyor yazıldıkları yerlerden. Sonra banyoya girdiğimde yüzüme baktığım aynanın kenarında suyu yüzüme çarpmam yazılmış; yanında küçük bir tebessümle. Hani “Hiç güleceğim yok!” derler ya; tam o cinsten. Mutfakta, üzerinde süt yazan ve yararlarından bahseden renkli ve soğuğa dayanıklı bir kağıt… Perdenin kenarında onu kaldırmam gerektiğini renkli harflerle fısıldayan sararmış kağıt… Sağım kağıt, solum yazı… Çünkü onları okuyarak en azından hayata bir yerinden tutunmaya çalışıyorum. Ta ki yazıyı unutacağım güne kadar…

Bazı kağıtlar ise çok özel. Kimi ne kadar sevdiğimden bahsediyor. O kişiyi severken içimde neler yaşatmam gerektiğini de… Halbuki ben çok sevgi dolu bir karakterdim; onu hala anımsayabiliyorum. Dünyaları kucaklayabilecek sevgiyi içimde taşıdığıma inanırdım bir zamanlar. Ama şimdi durum biraz farklılaştı. Mavi renkli kağıdın üzerinde “Bay Nihayet” yazıyor; yani sevdiğim adam, eşim. Onu severken kırlarda, dağlarda koşturduğumuzu anımsamam gerekiyormuş. Kırmızı kağıdın üzerine “Ananem” yazıyor ve onun ölmesi bu dünyada korktuğum en büyük şeymiş. Çok seviyormuşum yani. Pembe kağıdın üzerinde “Ailem” var. Annem, babam, iki de erkek kardeşim… Onları anımsarken hep gülmek, çok gülmek gerekiyormuş. Mutlu kahvaltı sofraları, arabanın arka koltuğunda ettiğimiz kavgalar falan… Yeşil kağıt bana “Dostlarımı” hatırlatmak içinmiş. Ne zaman ararsalar git diyor kağıt. “Yardım et ve asla tebessümünü esirgeme.” Turuncu kağıt “Hayvanlar”, mor kağıt “Çiçekler”

Anlayacağınız üzere her yer kağıt… Ama rengarenk… Onların renkli olması bile beni mutlu ediyor. Unuttuğumu unutuyorum. İşte o hiçbir yerde yazmıyor.

Şimdi kendime hatırlayabildiklerimden küçük bir liste yapacağım. Belki ileride bakıp “Ne günlerdi!” diyebileyim diye…

En sevdiğim renk: Mavi

Hayatta bana en çok keyif veren şey: Seyahat edip fotoğraf çekmek

Eğer çocuk sahibi olabilseydim onlara vereceğim isimler: Mavi, Mercan, Barbaros, Evren, Zühre, Süreyya… (Öyle çok olduğuna bakmayın seçebileceklerimi sıraladım. Ayrıca çocukları da çok severdim.)

Gerisini getiremiyorum. Çünkü hatırlamıyorum.

Bir gün yan flüt öğreneceğime veya piyano çalacağıma çok inanmıştım. Patenlerimi ayağıma takıp sahilde yüzümü okşayan rüzgara inat yarışacağım yapraklar olacaktı. Çok okuyup çok yazmayı deneyecek ve belki de adımı taşıyan bir kitabın sahibi olacaktım. Çocuklarıma masallar anlatacak ve banyo saatlerinde banyoya kadar yarışlar yapacaktım. Olmadı. Olmaması değil de oldurabilirim umudumu bir gün unutursam; işte o zaman üzülürüm.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here