Kendime Söylediklerimi Sana Söylesem Kızar Mısın

Kelime deyip geçme. Bünyesinde bu kadar duygu, düşünce barındıran başka bir iletişim yolu bilmem ben. Bazıları özenle seçilmiş bir çiçek buketiyken bazıları ise küçük bir çöplük edasında olur. Hangisini seçeceğine bir türlü karar veremeyen insanoğlu nedense çöplük kenarlarını daha çok yeğler. Çiçek bahçesine erişim kısıtlıymış gibi. Girilmez levhası varmış gibi. Hep daha iğneleyici hep daha pis kokanı tercih eder. Bazense tercihten öte mecburiyetinde kalır. Tercihten öte mecburiyetlere kelimeler kifayetsiz… Ne desen karşılığı yok. Yanıt beklemezsin. Sadece durum hakkında bir iki çift laf söylemek istersin. Sanki bütün o duyulan kelimelere kızgınlığın geçsin diye.

Ameliyathane kapısının önünde duran maaileye hastanın durumu hakkında söylenecek iki seçenek vardır: “Hayati tehlikeyi atlattı.”, “Hastayı kaybettik.”

Bebek umutlarını bahçesinde yeşillendiren çifte söylenecek kelimeler de kısıtlı. “Hamilesiniz!”, “Maalesef çocuk sahibi olamayacaksınız.”

“Tümör kötü huylu.”, “Tümörlü bölge temizlendi.”

Bu mecburiyetler yanıtsız kalır. Pek de karşılık vermeye çalışmaz insan. Başını öne eğer sineye çeker ya da tüm gücüyle gökyüzüne haykırarak feryadını ulaştırmaya çalışır.

Peki ya tercihler? Bazen telaşına yandığımın şu dünyasının orta yerinde ne kadar da beylik laflar kuruyoruz: “Sittin sene yüzünü görmek istemiyorum.” “Ne ölüme ne ölüne…” “Ortaya attım; aman kim üzerine alınırsa alınsın” ile başlayıp “Ay ben sana değil ona söylemiştim şekerim.” e kadar giden cümle yığınları… Yeter ki ağzımızdan birkaç kelime dökülsün de ne olduğunun hiçbir önemi yokmuşçasına… Yok canım! Oldu canım hatta. Sen aklına geleni pat pat insanların yüzüne pervasızca söyle diye mi verildi bu kelimeler sana ya da o kafanın içinde taşıdığın dimağa?

Yıllarca seni karnında taşımaya üşenmeyip, bir de sorumluluğunu taşıyan annenin sıcacık uykusunu kaçırmak için kullandığın o kısa ve dikenli sözleri hiç düşündün mü?

Aranızda yıllardır süregelen dostluğu bozmak için bir saniyenin ne kadar da uzun bir zaman olduğunu dön de bir düşün o zaman.

Sadece senin söylediğinin doğruluğunu kanıtlamak isterken; karşındakini kanattığın kelimelerin kifayetsizliği?

Senden çiçek bekleyen eşinin duymak zorunda kaldığı hakaretler ne kadar da ağır değil mi?

Sırf sen o kelimeyi kullanmak istediğin için bir genç kız seninle kurduğu geleceğin köküne kibrit suyu dökmekle uğraşacak; parmakları kanayarak.

Düşünce özgürlüğüne yüzde yüz katılıyorum. En önde beyaz bayrağı taşırım. Ama onun da bir üslubu var.  Biraz sakinleşelim insanoğlu! Gidişimiz pek kötü. Her gün çıkan şu çirkinliklere sebebiyet veren en önemli etken; dil. Şuna bir kullanma kılavuzu ile mi sahip olsaydık diye düşünmüyor değilim zaman zaman. Üzerinde “Karşınızdakini kırmadan kullanınız.” “Sıcak ve temiz bir kalple muhafaza ediniz.” “Herkesin duyabileceği yerlere koyunuz ki herkes faydalansın.” “Gündelik dozları kullanırken güler yüz gösteriniz.” gibi gibi gibi. Böyle mi olmalıydı gerçekten? Bu kadar mı hazıra alışa durduk? Yapmayın. Yapmayalım. Onca güzel kelimeler verilmişken bize; gidip en can yakanları kullanmayalım. Bakınız kullandık; dünya tersine dönüyor.

Şimdi yeniden başlamaya ne dersin? Yanındakine dönüp “Ne kadar da güzel görünüyorsun!” dediğinde onun hangi bahçesinde açmayı bekleyen bir çiçeğe can olabileceğini düşün. “Seni seviyorum babacığım!” dediğinde sen; o gece belki de baban yüzyılın en huzurlu uykusuna dalacak. “Sen rahatça dinlen bu gece; çocuğumuza ben göz kulak olurum.” dediğinde eşinin en tatlı tebessümüne tanıklık edeceksin belki de; ilk defa.

Haydi birlikte yapalım! Güzel kelimelerle çelenk örmek varken etrafımıza; şu tel örgülerin kuyusunu kazalım birlikte.

Hazırsan başlıyorum.

Günaydın veyahut iyi akşamlar sevgili dostum; hangi zaman diliminde okuyorsan yazdıklarımı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here