Kara Günlüğüm (2.Bölüm)

2. BÖLÜM
YIL: 15.06.04 YAŞ: 9 YER: OKUL DURUM: YENİ OKULUN İLK HAFTASI

Yeni evimize taşındıktan sonra, yeni gideceğim okulun yolunu gözlemeye başlamıştım. Sıcacık yatağından kalkmak istemeyen ben yerine tersine biri gelmişti sanki. İçim kıpır kıpır olmuştu. Öyle bir şey ki, yattığım yatak bana full taaruz kapasiteli enerji yüklemişti. Yataktan kalktım, yeni okul kıyafetlerimi giydim. Mavi önlük, gri kumaş pantolon, ayağımda düğün ayakkabısı gibi sivri burunlu kunduram vardı. Sırtımda sade bir çanta ve elimde bir hırka ile alelacale 1-2 lokma bir şeyler yiyip hemen evimden çıktım. Yeni gideceğim okul, evime çok yakındı. Geç kalmamak için hızlıca yola koyulmuştum. Koşar adımlarımla gideceğim yere nefes nefese kalmış bir halde en sonunda varmıştım. Ama zil çalmış ve herkes sınıflarındaydı. Okulumun bahçesinde şimdilerde ismini unuttuğum ancak simasını unutmadığım, o zaman ki yaşıtlarına göre de (kendi açısından) güzelliğiyle iddialı bir nöbetçi (kadın) öğretmen vardı. Kızıl saçlı, vücut hatları dolgun, güldüğünde gamzeleri meydana çıkan sonrasında da öğrendiğim kadarıyla İngilizce öğretmeniydi. Sanırım ben o çocukluk kafasıyla öğretmenime tutulmuştum. Tutuldum ama öyle olsam ne olur bizim sınıfa bile girmiyordu. Okulumuzun 6/7/8 sınıfların derslerine giriyordu. Her şey bir yana, o zamanların çocukluk aklı olmasından dolayı bu gün kendime gülmüyor değilim. Hiç değilse öğretmenine tutulmuş aklıma gülüyordum. Ama ben nereden bilecektim ki asıl seveceğim kız yeni sınıfımda olacak… Beni ergenlik çağımda darma duman edeceğini… Okulun koridorlarında, yeni sınıfımı arıyor halde bir sağıma bir soluma bakıyordum. Ben öyle bakınırken koridorda ilk kez bir öğretmene gıcık olacağım aklımın ucundan bile geçmezdi. Huysuz mu huysuz. Aksi mi aksi. O zamanın aklıyla izlediğim bir çizgi filmindeki canavar karakterine benzetiyordum. Elinde 40 cm cetveliyle, branşıyla alakasız Fen Bilimleri öğretmenim olan kişiydi. Hiç unutmam o gün yeni okulumun, ilk gününde ilk öğretmenden ”Sen niye sınıfında değilsin?” diye söylenip, kıçıma cetvel yemiştim. Kendimi anlatmama, gecikmemi söylememe bile izin vermemişti. İşin kötü yanı cetvelle kıçıma öyle vurmuştu ki… ”Anacığım… Yetiş… Galiba kıçımda cetvelle beraber sayılar da çıktı!” diye yüzümü buruştura buruştura içimden söyleniyordum. Her şeyin ilki olduğu gibi fenciye fena kafayı takmıştım. İsmini de ”Cetvelli Canavar” diye taktığım lakapla anıyordum. Suçsuz, günahsız bir durumdaydım. Herkesin başına gelebilecek bir durum. Tamam, ders ziline geç gelmiş olabilirim. Ama yediğim o cetveli hak etmemiştim. Okulumun ilk günü ve ben daha gireceğim sınıfın yerini bile bilmiyordum. Yediğim cetvelin acısıyla daha fazla dersime geç kalmamam gerekiyordu ve 2. katın merdivenlerine doğru koştura koştura çıkıverdim. Koridorda 5 ayrı sınıf vardı. Yeni kuracağım arkadaşlıkların sınıf şubesi 3A idi. Sağıma soluma bakındıktan sonra sınıfımı en nihayetinde bulabilmiştim. Yine nefes nefes kalmış vaziyette sınıfımın kapısını çaldım. İçeriden yeni öğretmenimin, yani Sinan öğretmenimin ”Gir” deme sesiyle kapıyı açıp, içeri girdim. O an karmakarışık bir durum seziyordum. Ama aynı zamanda da çok da heyecanlıydım. Sanki içimde tarifini şu an edemediğim bambaşka bir şey vardı. Kapıdan içeriye girdiğimde g…mden nefes aldığımı öğretmenim de fark etmiş olacak ki önce soluklanmamı istedi. Ben bir kaç dakika soluklandıktan sonra hemen herkese kendimi tanıtmaya başladım. Öğretmenime ve arkadaşlarıma ”Öğretmenim ben Ömer Öztürk bu okulda yeniyim. Diğer okulumdan buraya taşındığımız için bu okula yazdırıldım” dedim. Nedenini anlamadığım bir şekilde sınıfta ki herkes gülmeye başladı. Acaba dedim. Ben komik bir şey mi söyledim diye düşünürken, öğretmenim Sinan bana, ”Hoşgeldin yavrum, biz de seni bekliyorduk. Sen gelmeden önce de arkadaşlarına sınıfımıza yeni bir arkadaşınızın geleceğini söylüyordum ki… Sen geldin.” dedi. Az evvel dedim ya karmakarışık bir duygu ve heyecan vardı diye. Sanki o anlar iki katına çıkmış ve benim kalbim küt küt diye hızlıca atmaya devam ediyordu. Öğretmenimin bana o şekilde konuşması, dizilerde gördüğümüz zengin çocukların kolejlerinde ki paraya tamah eden öğretmen profili canlandırdı. Kendimde de sanki sınıfın en zengin çocuğu benmişim gibi havaya girmiştim. Gözümde ki öğretmen profili bana iyi gelmiş, niyeyse içimde ki heyecan birazcık daha inmişti. Belki anadan doğma fakir olabilirdim. Ama öğretmenimin o davranışı, aşağı kattaki cetvelli canavarla veya okulun bahçesinde gördüğüm kızıl saçlı İngilizce öğretmenlerle kıyaslanamayacak kadar özel ve güzeldi. Hiç değilse, az bile olsa, kıçımdaki acıyı da unutmama vesile oldu. Hani ilk bölümde size yumruğunu yediğim arkadaştan bahsetmiştim ya… Heh işte… Tam sırama doğru ilerlerken, oturacağım sıramın hemen sol, arka çaprazındaki sırada Sinan’ı da gördüm. Yeni sınıfımda, yeni sırama yerleşirken yanımda çocukluk aşkım olacak kızda oturuyordu. Bana öyle tatlı, öyle güzel ”Hoşgeldin, ben Fatma. Peki senin adın ne?” dedi. Ve o an ”aha” dedim ”bana bir şeyler oluyor” deyip içimden ”Ne oluyor böyle arkadaş? Nasıl bir yere geldim ben? Bir gün içinde farklı farklı durumlar yaşıyorum.” benzeri devamını getirdiğim cümle kurduğumu hatırlıyorum. Dilim, damağım iyice kurumuş, utanmış halim ile. Elmacık kemiğimdeki o sıcaklığı çok rahat bir şekilde hissedebiliyordum. Bu durum bende öylesine bir etki yaratmış olacak ki kız utandığımı anlayınca gülmeye başladı. Ama öyle bir tatlımsı gülüyordu ki o gülüşün altında utangaçlık seviyem bir seviye daha artıyordu. Ona her baktığımda kalbime dokunan bir şeylerin olduğunu anlıyordum. Aslına bakarsanız, daha doğrusu o hissin ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Keşke sizlere o gülüşün resmini çizebilseydim veya sizlere onun tarifini daha kolay ve daha özel bir şekilde anlatabilseydim keşke. O gün hem onu, hem de diğer arkadaşlarımı da tanımakla geçti… Gitti…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here