İçimdeki Sıcaklık

Asla sabah olmayacağı korkusuna kapıldığı, mide krampları ile boğuştuğu bir gecenin sabahında işe giderken görmüştü onu. Gözlerinden akan uyku kendi eseri olduğu için kuyruğu havadan indirmeden, halinden memnun maskesini takarak yürümeye devam etti. Alışık olduğu gece savaşlarından birisini daha atlatmanın haklı gururu ile durağa varmıştı bile. Bindiği otobüsün buğulu camları arkasında, uyku sersemi halinden olacak; tam kestirememişti onu. Otobüs hareket etmiş ve o an tanımadığı bir insana duyduğu bu olmadık sıcaklığa veremediği anlamla irkiliyor olduğuna şaşırmıştı. Onu yıllardır tanımıyor olduğuna kendini inandıramıyordu. Mutlaka bir yerlerde onunla karşılaşmış olduğuna emindi. Ama yok… Bu sıcaklığı daha önce hissetmiş olsa kesin “aşk” dedikleri soyutluğa hapsolurdu. İnandı. Daha önce ne aşka ne de böyle bir sıcaklığa ait olmamıştı.
Otobüs hedefe vardığında derin bir uykudan uyanmışçasına sıyrıldı düşüncelerinden. İlk gün üzerine çok düşünmemeye çalışsa da ara ara kendini çimdiklediği olmuştu. Biraz müsaade etse, kaybolacağından korktu. Bütün günü böylece tüketti. Güneş vedaya yaklaştıkça kapıldı yine korkularına.

Karanlıktan sadece çocuklar korkmaz ya?

Gece olduğunda başlayacak olan kramplarını bekliyordu. Artık bu savaşı kabullendiğinden midir bilinmez hazırlanmayı bırakmıştı. Lakin bu gece biraz farklıydı. Eskisinden daha hazır hissediyor ve karanlığı yok saymışçasına yıldızları seyrediyordu. Yıldızlara bakarken gördüğü şey ise asla bir karanlığın içinde ki göz alıcı o minik beyazlıklar değildi. Ona yıldızların ihtişamını ve gecenin karanlığını bu kadar kör kılan neydi? Her ne ise ona iyi gelmişti. Sabah olacağı için uzun zamandır ilk defa heyecanlı hissediyordu. Hay aksi! Bu sefer de heyecanından mı uyuyamayacaktı?
Sıçrayarak uyandığında saat 06:12’yi gösteriyordu. Hazırlanabilir hatta belki kahvaltı bile yapabilirdi. Bugün bir farklılık yapıp kırmızı rujunu sürdü ve çıktı. Oradaydı işte. Aynı yerde, aynı bakış ve aynı sıcaklıkta… İçi titredi ve bugün bütün duygularına özlem de katıldı. Anlamakta güçlük çekiyordu. Tanımadığı bir adamı özler mi insan?

Günler böyle geçti. Her sabah başka bir duyguyu kattı içine. Bindiği otobüsle beraber taşıdı her gün onu. Her akşam aynı heyecanla uyudu, uyandı.
Sesini duymadığı, adını bilmediği ama her gün daha da çok âşık olduğu adam…

Aklı karışmıyor değildi. Nasıl her gün aynı yerde, aynı saate hatta aynı kıyafetler ile orada oluyordu? Değişen tek şey; her geçen gün içine hapsolduğu yeni duygularıydı.

Bunlar yaşanırken etrafındakiler huzur ve tedirgin halde etrafında dolaşıyorlar ve aniden gelen bu şaşkın hallerine anlam veremiyorlardı.
Sordular: “Bu mutluluğun sebebi nedir?”
“Sana güvenebilir miyim?” diye başlayarak anlattı kardeşine. Ama o sevinmemiş aksine korku dolu gözlerle bakmıştı. Anlamadı ama sorgulamadı da.
Bir sonraki sabah kardeşi de geldi onunla. Onu görmek için… İçindeki sıcaklığın sahibini gösterdi ona. Kardeşi yine aynı korku dolu gözleriyle baktı ona; bu sefer gözyaşı da katmıştı.

Bir telefon konuşmasına şahit oldu; uyandığını belli etmediği bir anda.
Annesi telefondaki sese şöyle diyordu “Her yıl aynı dönemler görüyor onu. Her yıl onu kaybettiği dönemler.”
Artık ağlayamıyordu. Bir insan aynı acı ile kaç defa yıkılırdı ki?

Bir daha gidemedi o durağa. İçi soğudu, elleri üşüdü.
“Ve bu şehrin elleri bir daha hiç ısınmadı”

2 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here