Gün Aydı

İnsanlar birbirlerine “Günaydın” derler. Kimden gelirse gelsin; uyandığınızda “Günaydın” mesajı almak iyi hissettirir. Neden günaydın der insanlar? Güneşin doğduğunu haber vermek için mi? Ya da yanında olmayan sevgiliye “Uyandım ve güne seni düşünerek başladım.” demenin bir yöntemi midir bu? Peki ilk “Günaydını” kim söyledi?

Her gün refleks olarak kullandığımız bu cümle; bir zamanlar, bir gönülden diğerine aşkla, şefkatle, umutla, belki de çaresizlikle dökülmüştü.

Bazı büyük aşklar vardır. Efsaneleşmişlerdir ve herkesin hayalini süslerler. Muhteşem Süleyman’ın aşkının büyüklüğü herkesin malumudur. Kimsenin aşkı onlarınki kadar büyük olamazdı. Çünkü kimse Süleyman’dan daha büyük değildi. Kimse ondan daha fazla fedakarlık yapamazdı. Süleyman’ın Hürrem’e duyduğu büyük aşkın yaşandığı bu yıllarda, İstanbul’da o kadar da büyük olmadığı düşünülen bir aşk daha yaşandı. Bizim genç aşıklarımız da en az onlar kadar tutkuyla yaşıyorlardı evliliklerini.

İstanbul kadısının tahsilli oğlu… İpek ticareti yapan zengin bir babanın kızı…

O zamanlar aileler hep bir arada yaşarlarmış. Kadı Efendi de en küçük oğlunu evlendikten sonra da ayırmamış kanatlarının altından. Hekim olan kocasını her gün özlemle beklermiş genç kadın. Ona yemekler hazırlar, yolunu gözlermiş. Kocası da hastalarının tedavilerini bitirip eve gelmek için sabırsızlanırmış. Akşam olup herkes odasına çekildiğinde; karısıyla uzun uzun sohbet eder, birbirlerine şiirler okur, güzel sözler söylerlermiş. Karısının o kadar güzel gözleri varmış ki, ne derdi kalırmış gözlerine baktığında ne de yorgunluğu. O gözlere bakınca; bildiği tüm kelimeler bir şiirin parçası olmak için sanki yarışırlarmış zihninde. Kocasının sesi de o kadar güzel gelirmiş ki ona, söylediği her söz sanki cennette akan ırmakların sesiymiş.

Her sabah erkenden uyanırmış adam; pencereden sızan gün ışığının yüzüne vurduğu karısını seyredebilmek için, uzun uzun. Uyurken de çok güzelmiş karısı. Melek gibiymiş sanki ama uyansın istermiş yine de. Uyansa da o güzel gözlerini görseymiş bir an önce. Her güne böyle başladığı için şükredermiş Allah’a; nefes aldığı her an.

O gün yine aynı heyecanla karısını seyretmiş uyurken. Artık uyanıyormuş karısı. Ama gözlerini açmasıyla kapaması bir olmuş. Canı yanıyormuş; acıyla inlemiş kadın. Kocası afallamış. Anlayamamış ilk başta. Karısı acı çekiyormuş. Yok, olmuyor; açılmıyormuş bir türlü gözleri. Değil açmak, biraz aralayıp bakmaya kalksa sanki kızgın yağ damlamış gibi canı yanıyormuş. Bir anda nasıl olduysa karısının gözleri ışığa karşı aşırı hassaslaşmış. En ufak bir ışık zerresi canını yakıyormuş. Korkuyla dolmuş yüreği. Bunun nedenini bulmalıymış adam. Ya karısının aşık olduğu o güzel gözlerini bir daha göremezse? Nasıl yaşardı o zaman?

Karısının tedavisini araştırmak için darüşşifaya götürmüş. Diğer hekimlerle beraber bunun nedenini araştırmışlar. Nasıl olduysa kadının sağ kulağının arkasındaki çocukluğundan beri var olan küçük bezenin patladığını fark etmişler. Bezenin içinde biriken sıvı zehirliymiş ve yavaş yavaş dağılmaya başlamış vücuda. İlk evre olarak gözleri ışığa karşı hassaslaşmış. İlerledikçe, diğer organlara da zarar vermiş. Günlerce araştırmış. Bildiği her yöntemi, her tedaviyi denemiş; bütün kitapları okumuş, eğitim aldığı hocalarına danışmış ama çare bulamamış.

Karısının durumu hiç iyiye gitmiyormuş. Zehir yavaş yavaş organlarına yayılmaya başlamış. Kasları güçsüzleşmiş. İşlevlerini neredeyse kaybetmiş. Eli, kolu, bacakları tutmaz olmuş. İç organları da yavaş yavaş zayıflamaya başlamış artık.

Adam karısının durumunu gördükçe, elinden bir şey gelmemesi onu kahrediyormuş. Yapabildiği tek şey karısına anlatmakmış. Görmediğini görmekmiş. Bir saniye bile yanından ayrılmaz; neredeyse hiç uyumazmış. Güneş battığında açabilirmiş sadece gözlerini kadın. Gündüzleri ışık göz kapaklarını ağrıtırmış; çok az uyuyabilirmiş bu yüzden. Geceleri de kocasını görebildiği tek bir saniyeyi bile kaçırmamak için uyumazmış. Kocası da gözlerini, gözlerinden tek bir saniye ayırmadan, elini hiç bırakmadan anlatırmış; gözleri kapalıyken olan biten her şeyi. En ufak detayına kadar betimlermiş kendi gözlerinin gördüklerini. Güneşi anlatırmış ona. Karısının gözlerinden mahrum ettiği için adamı, ne kadar mahcup olduğunu anlatırmış güneşin. Sabah olup gün doğduğu zaman; kulağına fısıldarmış adam karısının “Gün aydı” ve karısı tekrar yumarmış gözlerini; güneş tekrar baş başa bırakıncaya kadar iki aşığı.

Günler birer birer geçmiş, gün batmış, gün aymış ve artık konuşamaz olmuş kadın. Adam “Gün battı” demiş, tekrar akşam olduğunda. Kadın açmış gözlerini ve kalbi sızlamış adamın. Bir parça kopmuş sanki yüreğinden. Karısının gözlerinde farklı bir şey görmüş adam. İçini keder kaplamış bir anda. En derinlerde hissetmiş acıyı. Anlatmaya devam etmiş bütün gece. Daha fazla konuşmuş, daha hızlı konuşmuş… Kalbindeki tüm aşkı, sevgiyi, onunla ilgili hissettiği her bir duyguyu, her bir kelimeyi duymasını istemiş. İyice anlasın, bilsin istemiş; onu ne kadar çok sevdiğini.

Söylediği her sözcük; yenilerini getiriyormuş aklına. Her bir cümle bir başka cümleyi söylenesi kılıyormuş. Gün doğmaya gelmiş zaman. Kadın gülümsemiş “Her şeyiyle anladım seni” der gibi. Bir damla yaş süzülmüş gözlerinden “Ben de seni seviyorum” der gibi ve ardından sonsuzluğa kapamış kocasından bir saniye bile ayırmadığı gözlerini.

Adam fısıldamış karısının kulağına son bir kez “Gün aydı”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here