El Ángel Exterminador

“Alışılmış  değerlere, geleneksel düşünceye, duygusallığa, toplumun tüm ahlaksız pisliğine karşıyım. Burjuva ahlakı; benim için ahlak dışıdır çünkü adaletsiz kurumlara dayanır. Din, ahlak, yapay ve ikiyüzlü bir ahlak…(Buñel)”                                                                                                                        .

Luis Buñuel’in Meksika yıllarında çektiği filmlerden birisi olan El Angel Exterminador (1962) burjuvaziye mensup bir grup zenginin operadan sonra arkadaşlarının daveti üzerine evlerine akşam yemeğine gitmeleriyle başlar. Evdeki hizmetçiler sanki olacakları önceden hissetmiş gibi, nedensiz yere birer birer evden ayrılmaya başlarlar. Gösterişli masada yemekler yenilip şerefe kadehler kaldırıldıktan sonra burjuvalar için evden ayrılma vakti gelir. Lakin o da ne? Kimisi koltuğa uzanır, kimisi yere yatar hatta aralarında smokin ceketini çıkartma nezaketsizliğinde bulunanlar bile olur. Ev sahibesi Lucia “Smokin ceketlerini çıkartarak biraz ileri gitmiyorlar mı?” Señor Edmundo Nobile “Biz de onların seviyesine inelim ki yaptıkları nezaketsizlik dikkat çekmesin.” Ev sahiplerinin şaşkın ve rahatsız bakışları arasında burjuvalar geceyi orada geçirme, sabah olunca ayrılma kararı alırlar. Fakat sabahleyin de bütün kapılar açık olmasına rağmen kimse evi terk edemez. Kendi aralarında bu durumu sorgulamaya başlarlar. O sırada şu replikler geçer:

“-Neden çok basit bir nezaket kuralına uymadık, odayı çingene kampına çevirdik?”

“-Olayın nereye varacağını görmüş hiç de hoşuma gitmemişti. Nezaketten sesimi çıkaramadım.”

Nezaket ve kibarlık ilk bakışta ne kadar da elit bir topluluk… Ama Buñuel burjuvayı kendi silahıyla vuracak; aslında onların ne kadar iki yüzlü ve yapmacık olduklarını dalga geçercesine gözler önünü serecektir.

Bulundukları durumdan kurtulmak için topluca dua etmeyi önerirler. Aralarında tavuk ayaklarıyla kabala inancına uygun ayin düzenleyenler hatta masonik yardım çağrısında bulunanlar bile olur. Burjuva da olsalar onların da ilk sığındığı kurum; dindir.

Geçen birkaç günün ardından toplumda yer edinmiş bu elit grup birbirine düşer. Hilelerini ve riyakârlıklarını vahşice ortaya dökerler. Ahlaksızlaşmaya, edepsizleşmeye, pisleşmeye, beklenmeye buhran hallerine girmeye başlarlar. Hatta canileşirler. Ölen dostlarını umursamazlar, (Garson yere düştüğünde gülenlere “Hiç de komik değil!” diyen karakterin ilk ölen olması ne kadar da manidar değil mi?) su sırasında birbirlerini ezerler, kuzuları gözlerini kırpmadan kesip yerler, (Kuzuları pişirmek için viyolini kırıp ateş yakarlar. Belki de insanı hayvandan ayıran en büyük unsurdur sanat. Ama açken sanat kimin umurunda?) bulundukları durumdan kurtulmak için aralarından kurban vermeyi bile düşünürler.

Bu filmdeki tek eleştiri burjuvaya değil tabi ki de. Sahiplerine en sadık uşağın da burjuvalarla birlikte aynı durumda kalması, filmin en sonundaki sahnede rahiplerin ve inananların da bu sefer kiliseden çıkamaması bunun en güzel örneğidir. Keskin hatlarla oluşturulmuş her toplulukta (siyaset, takım, din, ırk) sonuç burjuvaya olanlardan farklı olmayacaktır. Çünkü burada asıl eleştiri; sınıflara değil o sınıflara mensup olup belirli maskelerin arkasına sığınarak ikiyüzlü ve sahtekar ilişkiler içinde rol yapan insanlaradır elbette. Lakin biz her ne kadar Buñel filmlerinin arkasında yatan mesajları irdelemeye çalışsak da Buñuel’in şu sözü unutulmamalıdır: “Politik sinema beni ilgilendirmiyor. Hiçbir zaman halka verecek mesajım olmadı. Neyin nasıl yapılması gerektiğini göstermeye asla kalkmadım. Zaten seyirci bana vız gelir. Yaptığım her şeyi kendim için, dostlarım için yaparım. Bu nedenle de filmimin kime sesleneceği, kime seslendiğini ne önceden ne de sonradan bilmem.”

Her filminde simgelere oldukça önem veren Buñel bu filminde de çeşitli simgeler kullanmış. Kopmuş el, tavuk ayakları, ayı, koyun, masonik işaretler ve kelimeler bunlardan bazıları. Filmlerde kullandığı simgelerle ilgili ise Buñuel şöyle diyor:”Filmlerimde simgelere çok rastlanıyorsa, bunu bilinçli olarak değil; içgüdüsel olarak yaptığımı bilin. Hayır, hayır ben bir entelektüel değilim. Filmlerimde hangi görüntünün neyi simgelediğini gelip bana anlatmaya çalışan entellektüellerden de nefret ederim. Bunu boş verin beyler; yemekten içmekten bahsedelim daha iyi.”

Buñel Hayatının son yıllarını (1983’te ölene kadar) köpeği Tristanita ve karısıyla birlikte Meksika’da geçirdi. Yazımı bitirmeden Buñel’in duygu ve düşüncelerini anlattığı “Son Nefesim” (İmge Yayınevi) adlı bir kitabı da bulunduğunu hatırlatıyor ve size “huzursuz” seyirler diliyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here