Derin Bir Nefes Al

Ve evet başardım. Çıktım o karanlıktan ve buradayım. Güneşi hissedebiliyorum yeniden; bu defa daha sıcak ama daha şefkatli! Her hücremde ayrı ayrı hissettim ışığının sıcaklığını. Tenimde yansıyan ışıltıya hayran kaldım. Rüzgarı hissettim sonra, hatta duydum. Etrafa çarparak söylediği şarkıya bayıldım. En çok da aldığım kokulardı başımı döndüren. Her şey daha farklı geliyordu bana. Bu kadar içime çekmemişim hayatı eskiden. Çok güzel olacağını biliyordum. Kendimi hazırlamıştım. Beni neyin beklediğini hayal etmiştim onca zaman. Hayal gücümün sınırı olmamasına rağmen onun yarattıklarının benzerini dahi hayal edememişim. “İşte yaşamak bu!” diye geçirdim içimden. Sonra bağırdım; “Ben yaşıyorum ve bu müthiş bir şey!”

Yola koyuldum hemen. Vakit kaybedemem. Nereye gideceğimi biliyordum ama nasıl gidilir bilmiyordum. Neyi aradığımı biliyordum ama ne bulacağımı bilmiyordum. Hayatın bizim için planları var ama sanırım bizim de seçme özgürlüğümüz olacaktır. Derin bir nefes çektim içime ve durdum. Her güzel şey, beraberinde başka bir güzellik getirir. Bu güzel kokuları takip edersem onlar da beni daha güzellerine götürecektir.

Mor ve lilanın çoğunlukta olduğu rengarenk bir bahçeye getirdi beni burnum. Sümbül bahçesiymiş burası. Her biri farklı renkteki bireyleriyle harika bir ahenk oluşturan kocaman bir aile… Bir aradayken oluşturdukları manzara ve etrafa yaydıkları koku; daha ilk denememde aradığımı buldum düşüncesine kapılmama neden oldu. Heyecandan dengem bozuldu. Sağa sola yalpalayarak gidebildim; narin, utangaç duruşu olan, genç bir sümbülün yanına. Sümbül olduklarını da ondan öğrenmiştim. Gövdeleri kalındı ama çiçekleri çok narindi. Bu kalın kabukları delip nasıl açabildiler? O kalın kabuklu gövde nasıl zedelemedi yapraklarını? Genç sümbül cevapladı sorularımı. Gövdeleri onları toprağa bağlıyor ve besliyor. Tomurcukken koruyor ama açma zamanı geldiğinde kabuğu kırmalarına izin veriyor. Bahar geldiğinde açılıyorlar çünkü güneş çok sıcakken yapraklarına zarar veriyor. Güneş beni güçlendiriyor ama onları öldürüyor. Çok üzücü; ondan saklanmak zorundalar. Bu narin çiçeği çok sevmiştim ama gitmeliydim. Zamanım azalıyordu.

Çok uzaklaşamadan bir papatya tarlasından geçtim. Sarı ve beyazın örttüğü toprağın mutluluğunu gördüm. Papatyanın çok baskın olmayan uçuk kokusunu toprak bile sevmişti. Arılar vardı her yerde. Belli; onlar da hayrandılar sarı beyaz manzaraya. Çok istedim ama çok kalamadım. Oradan da ayrılıp devam ettim yoluma.

Biraz uzun sürdü bu kez yeni bir durak bulmam. Burada meyve ağaçları vardı. Bir tarafta kiraz ağaçları, onların bitiminde erikler, kalabalık kayısı ağaçları ve birkaç tanesi daha… Kiraz ağaçları daha çiçeklerini dökmemiş. Çiçeklerini dökünce kırmızı küçük topçuklar açacakmış ve onlar çok lezzetliymiş. Keşke görebilseydim; mucize gibi…

Erikler çoktan meyve vermişler bile. Yeşilin bu tonunu başka bir yerde göremezmişim. Eriklere özelmiş bu yeşil. Doya doya baktım ben de onlara Hatırlamak istedim gittiğim yerde. 

Kayısılar çok kalabalıklardı; göz dolduruyordu. Turuncu rengini henüz tam anlamıyla alamamışlardı. Çok şaşırdım. Ağacın dalları neredeyse siyah ama beyaz çiçek açıyor ve sonrasında çiçekler dökülüp küçük yeşil kadifemsi meyveler veriyor. Olgunlaştıkça sararıp kırmızılaşıyor ve turuncuya dönüyor. Yani turuncuya ulaşması, tam anlamıyla bir renk cümbüşü izlemek gibi. Doğanın işleyişine hayret etmemem mümkün değil. 

Kayısılardan da ayrılıp dut ağacına gittim. Kocaman yaprakları var ama dutlar küçücük. Meyveler küçük ve kırılganlar bu yüzden o koca yaprakların arkasına saklanıyorlar; rüzgardan ve güneşten korunmak için. Birlikte yaşamaları böyle mümkün ve onlar bir arada çok mutlu.

Meyveleri de arkamda bıraktım. Devam ettim kokuların izini sürmeye. Bu defa bir cennet bahçesine götürdüler beni. Çok kalabalıktı burası. Neredeyse bütün çiçeklerden vardı sanki. Her biri toprağın kendi yaşayabileceği kısmına salmışlardı köklerini. Toprak da kimin neye ihtiyacı varsa sunmuştu tüm cömertliğiyle. Suyu seven lalelere nehrin kenarını vermişti. Güller serilmişti tepenin yamacına; tüm asaletiyle. Güneşten saklıyordu tepe onları. Kalın etli, dik duruşlu taç yapraklarının uzun süre ışıkta kalmaması gerekiyordu. Her duyguya tercüman olan, o eşsiz renklerini bu şekilde koruyorlardı.

Güllerin aksine, mineler serilmişti güneşin en çok misafir olduğu tarafa. Mavi çalı sazları kale duvarı gibi sıralanmıştı rüzgarın geldiği yöne. Savrulmaktan koruyordu toprağını paylaştığı diğer çiçekleri. Gelincikler düzlük severdi. Rahat yayılabilecekleri geniş bir alana yerleşmişlerdi. Zambaklar en narinleriydi. Çalı sazlarının en yakınındalardı. Korunmaya daha çok ihtiyacı var onların. Karanfil, deve tabanı ve diğerleri… Herkes yer bulmuştu kendine.

Laleler selamladı beni herkesten önce. Uzun boylu olmaları, daha geniş alanı görmelerine yarıyordu. Ta uzaktan görmüşlerdi beni. Çok cana yakınlar! Pembe renkli mineler seslendi sonra. Çok neşeliydiler. Mor, beyaz, ve kırmızı olanları vardı. Her birinin karakteri farklıydı. Pembe olanlar; eğlenceye düşkünlerdi. Benimle ilgilendiler ve sevdiler beni. Mor olanlar; açtıklarından beri hiç konuşmamışlar. Konuşmaya değer bulmamışlar hiçbir şeyi. Çok bilge olmalılar. Beyazlar; huysuzdular. Yabancı olan her şeyden nefret ediyorlar. Alıştıkları düzenin bozulması korkutuyor sanırım onları. Kırmızılar da rüzgarın ritmine kapılıp şarkı söylemeyi seviyorlardı. 

Zambaklara gittim sonra; çalı sazları da katıldı sohbetimize. Benden hiç hoşnut olmadıklarını anladım ama gülleri de yakın görüp kokularını içime çekmek için yanlarına gittim. Güller en güçlü olanlarındandı. Gövdeleri çok sağlamdı ve dikenliydi. Kendi kendilerini korurdu. Tek başlarına ayakta kalabiliyorlardı. Gelincikler güneşlenmeyi, hava almayı seviyorlardı. Dip dibe değillerdi o yüzden. Birbirlerine rahat nefes alabilecekleri alanlar bırakmışlardı. Hepsini dolaştım, kokladım, sohbet ettim. Neredeyse sonuna gelmiştim. Gün bitmek üzereydi; ben hala bulamamıştım ne aradığımı. 

Hafif bir rüzgar esti nehrin karşı tarafından. Rüzgarın getirdiği kokuyu aldım. Yaşamayı hissettiğim o ilk andan şimdiye kadar tattığım tüm kokular, hissettiğim her şey bir aradaydı. 

-“Nehrin karşısında ne var? Bu neyin kokusu?” diye bağırmıştım farkında olmadan. Tüm bahçe şaşkınlıkla baktı bana. 

-“Orada bir şey yok; sadece menekşeler var.” dediler. 

-“Onlar da kokmazlar.” dedi güller. Onlar bile şaşkındılar. 

Herkese yabancı gelen bir ses duyuldu.

“Menekşelerin de kokusu var.” dedi. Konuşanlar mor minelerdi. Bunca zaman susmuşlardı neden şimdi konuştular ki? Meraklı kalabalığa anlatmaya devam ettiler. 

-“Menekşelerin kokusu herkese göre değişir. Koklayan neyi arıyorsa, neyi özlüyorsa ona göre kokar.” 

-“Peki ben neyi arıyorum? Ömrümü neredeyse tamamladım. Aradığımın ne olduğunu bilmeliyim.”

-“Sen hayatının amacını arıyordun. Kısacık da olsa yaşamanın bir sebebi olmalıydı. Başlangıç noktasından çıkıp varmak için çabalayacağın, ilerlemek için, harekete geçmek için bir amaç arıyordun ve ömrünü onu arayarak geçirdin. Tercih yaptın, vazgeçtin, merak ettin, öğrendin, yoruldun, yaşadın sen. İşte yaşamak bu!”

Nehrin karşısına geçtim. Menekşelerin arasında dolandım. Yaşadıklarım; her ayrıntısıyla, tekrar canlandı zihnimde. Kısacık ömrümde aidiyet hissetmedim. Doğamda yoktu da bu ama buraya ait hissediyorum ve ben burada kalmalıyım. Peşinde koştuğum, arayıp, uğrunda yollar katettiğim şey buydu. Onu bulmak için çıktım kabuğumdan. Uzun bir hayatım oldu aslında ama sadece karanlıktan kurtulduğumda hissettim yaşamayı. Ne kadar sürdüğünün önemi yokmuş; o sürede ne kadar yaşadığınmış önemli olan.

Ha bu arada ben kim miyim?  Doğanın kurulu dengesinde bir günlük ömrü olan küçük bir kelebeğim ve işte onun da sonundayım. Peki bu hikayeyi size ben mi anlattım? Yoksa benim tek sayfalık günlüğüme yazdığım hikayenin kahramanlarından mı dinlediniz?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here